31 Ekim 2010, Pazar

Esaret ya da dağlar

GÜLSEREN YOLERİ g.yoleri@gmail.com

PKK'nin son tek taraflı ateşkes kararına göre süre 31 Ekim'de doluyor. Ancak ne yazık ki bu kez de süreç umulan sonuçları sağlayamadı. Ortada ne barış için diyalog var, ne haksız yere tutuklanan 2 bine yakın siyasetçiye tahliye var, ne de askeri saldırılara son verildi. Devlet barış taleplerini cezalandırmaya, kararlılıkla devam ediyor.

Askeri operasyonlara son verilmesi, Kürt halkı üzerindeki baskının kaldırılması, Kürtlerin hak ve özgürlük taleplerinin karşılanması ve barışın sağlanması için adımlar atılması genel amaçları ile bugüne kadar, 20 Mart 1993, 15 Aralık 1995, 1 Eylül 1999, 1 Haziran 2004, Mayıs 2009 ve 13 Ağustos 2010 tarihlerinde PKK tarafından tek taraflı olarak ilan edilen ateşkes süreçlerinden de beklenen olmamıştı.

Beklenenin aksine; birinci ateşkes kararında etkili olduğu söylenen Turgut Özal'ın Kürt meselesine çözüm çabaları nedeni ile ve ateşkes kararı devam ederken öldürüldüğü iddiaları, ikinci ateşkes kararının Kuzey Irak'a Kürtlerin yaşadıkları bölgelere yapılan askeri operasyon ile imkânsız hale getirilmesi, aynı zamanda Kürtlere ve muhalif her kesime yönelik kaçırma, infaz ve gözaltında kaybetme saldırılarının yoğunlaşması, 5 yıl süren üçüncü ateşkes kararı ile PKK'nin güçlerini kısmen sınır ötesine göndermesine rağmen, sınır berisinde ve ötesinde operasyonların durdurulmaması ve baskıların artması, 2009 Mayısında alınan ateşkes kararı sonrasında gözaltılar, tutuklamalar ve askeri operasyonların had safhaya tırmandırılması, son ateşkes kararının taleplerinin gerçekleştirilmesi için bir adım dahi atılmaması göstermektedir ki; Kürt halkının ve PKK'nin çözüme ve barışa yönelik tüm çabaları devlet ve temsilcisi iktidarlar tarafından ısrarla boşa çıkarılmaktadır.

Bu çabaları ve barış taleplerini boşa çıkarmadaki ısrar ve bu ısrardaki istikrar, doğrudan devletin Kürt sorununa çözüm istemediğinin açık göstergesini oluşturuyor.

Devletin bu tutumunu, resmi ideolojisine uygun olarak yönetmede ve iktidar olmada kargaşadan beslenme, toplumda etnik, dini, kültürel ayrışmalar yaratarak yönetimini kolaylaştırma, içinde bulunduğu yönetme krizini ve ekonomik krizi, derinleşen sınıfsal çelişkileri, yarattığı suni ayrışma ve çatışma ortamı ile perdeleme çabaları olarak açıklamak pekâlâ mümkün. Tabi ki burada sadece T.C Devleti'nin değil, aynı zamanda ABD ve AB'nin başını çektiği emperyalistlerin, Ortadoğu projeleri ve emperyalist saldırganlığın pazarlıklarını, projelerini de hesaba katarak tespitlerde bulunmak şart.

Bir yanda siyasal tespitler, yorumlar, bir yanda gerçek açılar ve umutlar. Çocuklarını, eşlerini, yakınlarını çatışmalarda yitiren Barış Anneleri'nin "biz yaşadığımız acının son bulmasını istiyoruz, biz ağladık gözümüzde yaş kalmadı ama düşmanlık beslemiyoruz. İstiyoruz ki artık evlatlarımız ölmesin. Asker ya da gerilla, kaybettiklerimiz bizim çocuklarımız. Gözyaşlarımız hepsi için. İnsanca yaşamak istiyoruz, bu yüzden barış istiyoruz, silahlar sussun istiyoruz" diyen çığlıkları sadece dağlarda yankılanıyor.

Görünen o ki; bir kez daha, devlet barışın, demokrasinin, barışçıl siyasetin önünü kapatıyor ve esaret ya da dağlar diyor.