01 Aralık 2010, Çarşamba

Şiddeti hayatımızdan çıkaracağız

GÜLSEREN YOLERİ g.yoleri@gmail.com

Ağır ve yaygın bir şiddetin mağduru olmaları nedeni ile şiddete karşı mücadelenin, kadın mücadelesinin en zorlu ve zorunlu alanı olduğunu söyleyebiliriz sanırım.

Bu "en" olmanın, tabi ki şiddetin sonuçları ile direk ilişkisi var.

Çünkü şiddet, hem birey için hem toplum için, bu günü ve yarını ile yaşamı tehdit eden önemli bir olgu. Şiddet tüm iyi şeylere ve gelişmelere ciddi bir engel.

Aynı zamanda planlı ve sistemli olarak gerçekleştirilen şiddetin, dayanaklarını esas olarak devletten aldığı da, erkek egemen kültürü yeniden yeniden üretenin ve süreklileştirenin devlet olduğu da yadsınamayacak bir gerçek.

Yine devletlerin kendi ürettikleri şiddete karşı mücadeleyi de kontrolleri altında tutmak için özel çaba harcadıkları da bir gerçek.

Kadına yönelik şiddete karşı mücadele günü deyince, 25 Kasım'ın Birleşmiş Milletlerle aynı anda aklımıza geliyor oluşu bunun iyi bir örneği.

Ne yazık ki; birçok kişinin hafızasında 25 Kasım 1960'ta Dominik Cumhuriyeti'nde diktatörlüğe karşı mücadele verirken öldürülen üç kız kardeş yok. Bu olay üzerine 1981 yılında Latin Amerika ve

Karayipler'deki kadın örgütlerinin 25 Kasım'ı "Kadına Karşı Şiddete Son Uluslararası Günü" ilan etmeleri yok.

Ama 1999 yılında Birleşmiş Milletler Genel Kurulunun 25 Kasım'ı "Kadına Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılması İçin Uluslararası Mücadele Günü" ilan etmesi var.

20 Aralık 1993 tarihli, Birleşmiş Milletler Kadınlara Yönelik Şiddetin Ortadan Kaldırılmasına Dair Bildirgenin 1. maddesi ve sonrasında yapılan çalışmalarda, devlet güçleri ve özel alandan yönelen cinsel taciz, tecavüz, özgürlüğünden yoksun bırakma, fiziki, sözlü ve psikolojik şiddet yanında, kadının ekonomik ihtiyaçlarının karşılanmaması, eğitimden mahrum bırakılması, çalışma hayatına, sosyal hayata ve siyasete katılımının engellenmesi ve benzer olaylar, kadına yönelik şiddet olarak tanımlanmakta.

Sahip olunacak bir nesne olarak görülen ve birey olarak varlığı reddedilen kadın, kendisini gerçekleştirmek ve göstermek istediği her durumda devlet, aile ve toplumdan şiddet görüyor.

"Yemek tuzlu oldu" , "sofra geç kuruldu", "kocasına karşı isteksiz davrandı", "fikrini açıkladı", "sesini yükseltti", "evlenmek istemedi", "boşanmak istedi", "sevdiği adamla kaçtı", "çalışmak istedi", " kısa etek giydi", pantolon giydi", "sokağa çıktı", "ücretine zam istedi", "okumak istedi", "sendikaya, partiye, derneğe üye oldu", "gösteriye katıldı"... vb. nedenlerle sözel şiddetten ölüme kadar her çeşit şiddet kadınlara reva görülebiliyor.

Kadına yönelik şiddeti sadece erkeklerin egemenlik istekleri ile açıklamak mümkün değil.

Kanaatimce; erkek egemen sistemi de, kadın-erkek eşitsizliğini de, kadının ikinci sınıf insan yerine konulmasını da, özel mülkiyetin ortaya çıkmasına kadar geri götürmek, sınıfsal güç ilişkileri içinde değerlendirmek, yürütülecek karşı mücadele için zorunlu.

Bugün cinsel sömürü ve baskı yanında ulusal, sınıfsal konumu nedeni ile toplumun diğer kesimleri ile birlikte sömürülen ve baskı altına alınan kadının, bir cinsel obje, anne ya da eş olmanın dışına çıkmasını engelleme gayretleri devam etmektedir.

Kadının uğradığı şiddetin her geçen gün artıyor olması bu gayretlerin sonuçlarından biri durumundadır.

Kadının, şiddet veya tehdidi karşısında adli mekanizmalara ve adalete erişimde yaşadığı sorunlar, önleyici ve koruyucu mekanizmaların yaratılmaması, sığınma evlerinin çok çok yetersiz olması gibi pek çok durum ve kadının insan haklarını kullanması için olanak yaratılmaması, devlet destekli ve hatta öncülüğünde örgütlenen bir şiddet örgüsüne işaret etmektedir.

"Kızını dövmeyen dizini döver" , "saçı uzun aklı kısa", "Sırtından sopayı karnından sıpayı eksik etmeyeceksin", "nush ile uslanmayana etmeli tekdir, tekdir ile uslanmayanın hakkı kötektir", "elinin hamuru ile erkek işine karışma" diyen erkek egemen zihniyet,  tüm dünyada icraatlarına devam ediyor.

Bu yıl da, yapılan birçok açıklamada ve rapor çalışmasında geçen yıllardan bildiğimiz aynı tespit yapıldı. "Kadına yönelik şiddet olaylarında artış var."

Görünen o ki, aile içi şiddetin önlenmesi adı altında yürütülen çalışmalardan alınan sonuçlar beklenen faydanın çok çok altında.

Yine özellikle, süren çatışmalı ortam ve devletin Kürt sorununa şiddetle yaklaşma tercihinde ısrar etmesi, ekonomik kriz nedeni ile artan yoksulluk ve işsizlik, başbakanın sözüne uygun olarak kadın, çocuk demeden muhaliflere yönelik saldırıların artması, Kürt kadınlarına, muhalif kadınlara ve yoksul sınıftan kadınlara devlet şiddeti olarak geri dönmeye devam ediyor.

En çok barış ortamlarında güvende olacağı için barışı istese de, kadın, savaşta barışta şiddet kurbanı olmaktan kurtulamıyor. Özgürleşme mücadelesi devam eden kadınların önemli kazanımları olduğu bir gerçek ise de, daha pek çok büyük sorun için mücadelesini devam ettirmeye ihtiyacı var.

Ve anlaşılan o ki; kadın bu mücadelesini, şiddete, ayrımcılığa, erkek egemen kültüre, militarizme, kapitalizme, erkeklere ve erkek egemen kültürle biçimlendirilmiş kendisine karşı yürütmek durumunda. Ve bu mücadelesinde zafer için, kendisini geliştirirken toplumun diğer kesimlerini geliştirme yükünü de sırtlamak zorunda.