AVRUPA FUTBOL ŞAMPİYONASI
2016 adaylığı ve güç ilişkileri
2016 Avrupa Futbol Şampiyonası’na ev sahipliği yapmak için çok istekliyiz. Her fırsatta böylesine önemli bir organizasyonu üstlenmenin yararlarından söz ediyoruz. Ekonomik getirisi olacak, futbolun gelişimine ve ülkenin tanıtımına ciddi katkı yapacak, vs... Gerçi bugüne kadar böyle büyük organizasyona ev sahipliği yapıp da bizim algıladığımız anlamda ihya olan bir ülkeye tanıklık etmiş değiliz ama böyle konuştuklarına bakılırsa, vardır bizimkilerin bir bildiği. Asla boş konuşmazlar.
Futbol Federasyonu, geçtiğimiz hafta ülkemize gelen UEFA yetkililerine konuyla ilgili olarak bilgi verdi. Parlak(!) projelerle UEFA heyetinin gönlü alınmaya çalışıldı. Türkiye’nin bu işin üstesinden alnının akıyla çıkmaması için hiçbir neden yoktu. Zaten dillere destan bir misafirperverliğimiz vardı. Yeni statların projeleri de hazırdı. Daha ne olacaktı yani?..
Ama tabii işin bir de futbol kültürü, futbol etiği boyutu var. Madalyonun bu yüzünde olup bitenler, UEFA heyetinin ikna edilmesi yolundaki çabalara darbe vurabilir. Gerçi UEFA’nın etik değer ve kaygılara, endüstriyel çıkarlardan daha çok önem verdiği söylenemez ama yine de bu işin belli standartlar çerçevesinde gerçekleştirilmesine dikkat ederler. Sporun amatör ruhunu tümüyle dışlar görünmek onların da işine gelmez. Bunca yozlaşmaya, yabancılaşmaya bir makyaj gerekiyor ne de olsa. Fair Play’den iyi makyaj malzemesi mi var?
‘HAK’ VE ‘ADALET’ PEŞİNDE
Ülkemizdeki futbol aktörlerinin tuhaf söz, tutum ve davranışlarının yanı sıra özellikle son dönemde türlü kirli ilişkilerin ortalığa dökülmesi, kuşkusuz Türkiye adına sıkıntı yaratıyor...
Kulüp başkanları ve yöneticilerin, futbolumuzu daha “adaletli” kılmak adına verdikleri mücadele göz yaşartıcı. “Adaleti” sağlama konusunda son derece duyarlı ve kararlı görünüyorlar. Öyle ki, bu uğurda saha dışından saha içine müdahale çabalarının sonu gelmiyor. Güçleri yettiğince devreye girip takımlarının başarısına “katkıda” bulunmaya çalışıyorlar. Tabii yapılanların spor kültürü ve etiğine uygun olup olmadığına bakmaksızın... Kulüp başkanları ve yöneticilerin tehditlerini, şantajlarını, restlerini artık hiç kimse garip karşılamıyor. Yoksa gerçekten “hak” ve “adalet” peşinde koştuklarına inanmaya mı başladık?
Merkez Hakem Kurulu (MHK) Başkanı Oğuz Sarvan, geçtiğimiz hafta içinde düzenlediği basın toplantısında, “hakem etkileme sanatı” olarak nitelendirdiği baskı altına alma ve yönlendirme hedefli girişimlerin, nasıl gerçekleştirildiğini anlatırken, bunun futbolumuzun geleneksel bir parçası haline geldiğine de dikkat çekti. Hiç değilse marifetlerine “sanatsal” bir boyut kazandırmayı başarmışlar. Böyle bir “sanatsallık”, UEFA’nın vereceği 2016 kararında artı puan olur mu dersiniz?
YÖNETİCİ DEDİĞİN...
Hakem hatalarından en çok canı yanan Anadolu kulüpleri olmasına karşın, İstanbullu büyüklerin istemediği hakemler var. Yüzsüzlük değil de ne?.. Bu durumda futbolun içinde yer alan aktörler olarak hakemlerin de, görüş ve düşünce belirtmeleri en doğal hakları değil mi? Onlar da kalkıp, “Kulüplerde, hakemleri baskı altına almaya, etkilemeye, yönlendirmeye çalışan; futbol kültüründen nasiplenmemiş yöneticiler istemiyoruz” diyebilmeliler.
Beşiktaş Başkanı Yıldırım Demirören, derbiye istemedikleri bir hakemin atanmasından duydukları memnuniyetsizliği dile getirirken, “Bari en azından maçın dördüncü hakemi olarak da Fenerbahçe’nin istemediği bir hakem atansaydı” diyebiliyor. Adalet dediğin işte böyle sağlanır... Tam bir, güler misin ağlar mısın durumu...
Aziz Yıldırım’ın fırçalarından nasibini almayan kaldı mı? Adnan Polat, “Kim daha çok ses çıkarırsa o kazanıyor. Hakkımızı koruyabilmek için biz de mi sesimizi yükseltelim” diye soruyor. Zaten bunları dedikten sonra gereğini yapmış oluyorsun, o nedenle ayrıca bir de ses yükseltmeye ihtiyaç yok.
Yönetici takımı, federasyonla, MHK ile sürekli bir didişme içinde. Başka ülkelerde, bu kadar çok hak mahrumiyeti ve para cezası alan kulüp başkanları ve yöneticiler var mıdır acaba?
Federasyona, MHK’ya ya da birbirlerine yönelik girişimler yöneticileri kesmiyor olacak ki, teknik adamların işlerine burunları sokmaktan da geri durmuyorlar. Buradaki hedefleri de kuşkusuz engin bilgi ve deneyimlerinden teknik adamların da yararlanmasını sağlamak. Yönetici dediğin zaten böyle tüm benliğiyle ve becerisiyle kendisini kulübüne adamaz mı?.. Bu kişilerin “değerini” bildiğimizden şüpheliyim...
ÖZEL MUAMELE
Futbol, güç ilişkilerinin fütursuzca at koşturduğu ve birbiriyle çekiştiği bir alan artık. Ve bu güç ilişkilerinin farklı biçimlerde kullanılmasına tanık olmaktayız sık sık.
Futbol üzerinden popüler olmanın sağladığı gücü kötüye kullanmanın bir örneğine de, Rıdvan Dilmen olayında tanık olduk. Futbol âleminin sevilen figürlerinden Rıdvan Dilmen, telefon dinleme skandalının kahramanı olarak özel hayatın gizliliği ilkesine darbe vururken, belli ki güvendiği birileri vardı. Sonuçta yakayı ele verse de neredeyse bu işte hiçbir sorumluluğu yokmuş gibi bir muameleyle karşılaştı. Kendisinin, “Konuşmamam gereken kişilerle konuşmuş olabilirim”, avukatının ise “Müvekkilim arkadaş kurbanı” şeklindeki sözleri, anlaşılan görevlilerce yeterince ikna edici bulundu ve Rıdvan Dilmen, sanki hiçbir şey olmamış gibi hayatını kaldığı yerden sürdürmeye başladı. Rıdvan Dilmen’in yerinde bir başkası olsaydı, acaba bu işten bu kadar çabuk ve kolay sıyrılabilir miydi?.. Kamuoyu bundan nasıl bir ders çıkaracak, buna nasıl bir yorum getirecek?.. Adalet mekanizmasına yönelik güvensizliğin artması bir yana, “Demek ki yeterince güçlü olursam, suç bile işlesem bana dokunamazlar” düşüncesi, daha derin bir şekilde kafalara kazınmayacak mı? Zaten güce tapınmaya hevesli ve yatkın bir toplumda yaşıyoruz. Bu olayda, Rıdvan Dilmen’i eleştirenlerden çok, onu savunup aklamaya çalışanların sesi çıktı. Gelecek adına, umutsuzluk kadar aynı zamanda endişe verici bir durum. Güç ilişkileriyle yol almaya çalışan bir toplum, yerinde saymaya mahkûm değil midir?