Barcelona’yı niye seviyoruz?
Türkiye’de futbola en çok para harcayan İstanbul’un 3 büyük kulübü, Barcelona’nın maçlarının televizyonlardan gösterilmesinin yasaklanması yolunda girişimde bulunursa, buna hiç şaşırmamak gerekir. Barcelona futbolun çıtasını o kadar yukarıya taşıdı ki, insanlar artık pekâlâ başka takımların maçlarını izlemek istemeyebilirler.
Türkiye’de futbola en çok para harcayan İstanbul’un 3 büyük kulübü, Barcelona’nın maçlarının televizyonlardan gösterilmesinin yasaklanması yolunda girişimde bulunursa, buna hiç şaşırmamak gerekir. Barcelona futbolun çıtasını o kadar yukarıya taşıdı ki, insanlar artık pekâlâ başka takımların maçlarını izlemek istemeyebilirler.
Gerçekten de Barcelona’dan hem erdemli ve sportmence mücadele, hem bunca övgüye karşın alçakgönüllülüğü asla elden bırakmama hem de işin teknik boyutu anlamda öğrenilecek o kadar çok şey var ki...
Tabii rakibe saygı duyarak mücadele etme sportmenliği her şeyden önce geliyor. Sahaya, hakemlerle ya da rakiple didişmeye değil, sadece kendi oyunlarını oynamak üzere çıkıyorlar. Amatör bir ruhla, keyif ve zevk alarak oynuyorlar. Bunun da konsantrasyonlarını korumalarında ve oyundan kopmamalarında payı büyük. Saha içinde kargaşa yaratarak çıkar sağlamayı umanların ders alması gereken bir bakış açısı.
Zaman zaman son derece sert faullere maruz kalmalarına rağmen gıkı çıkmayan Messi, Iniesta, Xavi gibi dünyanın gerçek futbol yıldızlarını da herkesin örnek alması gerekiyor. Bu oyuncular, “Birisi dokunsa da maraza çıkarsam” diye sahada kabadayılık taslamak için fırsat kollayan şımarık “yıldızcıklara” hiç benzemiyor.
Ne olursa olsun sadece kendi oyunlarıyla ilgilenmeleri gerektiği yolundaki futbol felsefesini, mantalitesini daha çocuk yaşlarda altyapıdayken özümsüyorlar. Messi, Xavi, Iniesta, Valdes, Pique, Pedro, Bojan, Busquets ve Jonathan gibi altyapıdan yetişen pek çok oyuncunun bugün dünyayı heyecana boğan bu takımın kadrosunda yer alması kuşkusuz rastlantı değil.
Altyapının göstermelik bir birim olmadığını, gereken önem ve değer verildiğinde kulübe ne kadar büyük katkılar yapabileceğini Barcelona’dan daha iyi ortaya koyan bir örnek var mı?.. Har vurup harman savuran transfer bağımlısı kulüplerimizin Barcelona’ya bakarak şimdi biraz olsun düşünmeye başladıklarını umalım...
MÜKEMMEL BİR UYUM
Gelelim işin teknik kısmına... Bir kere, takım sporu olarak futbol, kolektif bir şekilde nasıl oynanır bunu gösteriyorlar. Dünya çapında onca yetenekli futbolcuya sahip olmaları, takım oyunundan uzaklaşmalarına, kolektif mücadeleyi geri plana atmalarına neden olmuyor. Üst düzey oyuncular bireysel yeteneklerini takım oyunuyla uyumlu bir şekilde kullanıyorlar. Yani bu yeteneklerini nerede, ne zaman ve nasıl devreye sokacaklarını çok iyi biliyorlar. Yeteneklerini kahraman olmak amacıyla değil, takımlarına yararlı olacağına inandıkları anda ortaya koyuyorlar. Saha içinde doğru zamanda, doğru tercihlerde bulunmak futbolun en önemli konularından biri. Barcelonalı oyuncular bunu neredeyse bir meleke haline getirmişler. Ne zaman ve en uygun olarak kime pas verileceğini, ne zaman şut ya da çalım atılacağını, ne zaman top sürüleceğini, top rakipteyken hangi pozisyonu alacaklarını gözü kapalı biliyorlar adeta. Bütün takım sanki tek bir beyin tarafından yönetiliyormuş gibi bir izlenime kapılıyor insan.
Yüksek teknik kapasite, çabukluk, hız gibi pek çok sıra dışı özelliğe sahip oyuncularının bu yeteneklerini takım oyunu doğrultusunda kullanmaları, topu uzun süre pas yaparak kendilerinde tutabilmelerini sağlıyor. Teknik kapasiteleri rakip yarı alanda -özellikle dikine- pas yapabilmelerini sağladığı için de hücumda çok etkili oluyorlar. Kendi yarı alanında neyse de, rakip yarı alanda topu kaybetmeden uzun süre pas yapabilmek hiç de kolay değildir. Topu uzun süre tutabilmek, aynı zamanda rakibin yorulması anlamına geliyor. Topu kapmak isteyen rakip takım, harcadığı eforun karşılığını bulamayınca, bir süre sonra kaçınılmaz olarak hem fiziksel, hem de psikolojik olarak çöküşe geçiyor ve açıklar vermeye başlıyor. Bundan sonrası Barca için zor olmuyor...
ÖNEMLİ OLAN...
Katalan ekibinin büyük keyif, zevk ve heyecan veren futbolundan sonra yurdumuzda oynanan futbola bakıp da, “Kandırılıyoruz mu yoksa?” şüphesi duymamak mümkün mü? Aslında bu pek de boş bir şüphe sayılmaz. Çünkü her şeyden önce sahip olunan mantalite açısından gerçekten de arada çok büyük fark var. Onlar, futbolun nasıl oynanması gerektiği konusunda adeta bütün dünyaya ders verir, hem kendilerini hem de izleyenleri keyiflendirirken, biz hâlâ, “Önemli olan iyi oynamak değil, 3 puan almak” gibi güdük bir mantığın hükümdarlığında, kör dövüşünü andıran çırpınmamızı sürdürüyoruz.
Nasıl bir yabancılaştırıcı futbol ortamına sahipsek, Rijkaard ve Daum gibi dünyaca tanınmış teknik adamlara bile bu lafı ettirdik. Oysa, “iyi oynamadan kazanmak” günü kurtarmak anlamına gelmiyor mu? Bir takım kaç maçını iyi oynamadan kazanabilir ki? İyi oynamak, kazanmanın en öncelikli koşullarından birisi değil mi? Bir takım iyi oynadığı sürece kazanmaya daha yakın olmaz mı?
İyi oynamıyorsan bırak kazanma. Şampiyon falan da olma... İyi oynamadan ulaşılacak şampiyonlukla çok mu mutlu olacaksın?.. İyi ol, ama o zaman Avrupa’da yaşayacağın sonu gelmez hüsranlara hiç şaşırmayacaksın... Böyle bir lafı Barcelona’da edenler nasıl bir tepki alırdı acaba?..
Galatasaray’ın bu mantıkla geldiği durum ortada. Zaten bugüne kadar, “Öncelikli hedef iyi futbol, şampiyonluk daha sonra” diyen bir teknik adama rastlamadık. Adnan Polat, Rijkaard’a güvenlerinin sürdüğünü söylüyor ve Hollandalı teknik adamın sözleşmesini 1 yıl daha uzatıyor. Ama madem güveniyorsun, böyle 1’er yıllık sözleşmelerle bu işler yürümez ki. Güven demek, Rijkaard’ın iyi bir şeyler yapacağına inanmak anlamına gelir. Sağlam temellere dayalı iyi şeyler yapmak da zaman ister. Dışardan transfer edilen yıldız(!) oyuncularla kadroyu takviye edip sonra da teknik adamdan şampiyonluk beklemek, geleneksel stratejimiz. Bugüne kadar hep bu stratejiyi benimseyen takımların (4 büyüklerin) şampiyon olması, bunun doğruluğunu göstermez. Çünkü karşılarında ekonomik anlamda kendileriyle boy ölçüşebilecek rakipleri yok. Bu nedenle dönüp dolaşıp birisi şampiyon oluyor. Diğerleriyle aralarındaki ekonomik anlamdaki çok büyük farkın kaymağını(!) yediler lig tarihi boyunca... Ama bu sezon Bursaspor bu çarka çomak sokmak üzere önemli bir avantaj yakalamış durumda... Üstelik de büyüklerin gözden çıkardığı Ömer Erdoğan, Ali Tandoğan, Hüseyin Şimşir gibi futbolcuların öncülüğünde... Yeşil-beyazlı ekibin ipi göğüslemesine en çok, para ile her şeye ulaşabileceğini zanneden zihniyete ağır bir darbe vuracağı için sevineceğiz...