30 Mayıs 2010, Pazar

Har vurup harman savurmaya devam mı?

Yabancı oyuncu konusunda gerek ekonomik, gerekse teknik anlamda onca yıkım, hüsran ve hayal kırıklığı yaşanmasına karşın kulüplerin bundan ders aldığını gösterir işaretler yok. Kulüpler, “Pahalı transferlere dayalı kısa vadede başarı” hedefli anlayışı tutkuyla benimsemiş görünüyorlar ve bu anlayıştan ödün vereceğe hiç benzemiyorlar.

MEHMET ÖZYAZANLAR

Transfer döneminin başlamasına çok az bir süre kala, medya uyduruk transfer haberleriyle gündemi sarsma(!) geleneğini sürdüredursun, Trabzonspor Teknik Direktörü Şenol Güneş’in yabancı oyuncu transferleriyle ile ilgili olarak dile getirdiği açıklamalara kulak vermekte fayda var.

Şenol Güneş, takımların 6+2’lik yabancı kontenjanını doldurmak için çok büyük paralar harcadıklarına dikkat çekerken, bunun ciddi ekonomik sıkıntı anlamına geldiğini belirtiyor.

Federasyonun yabancı sayısını 6+2 şeklinde formüle etmesinin ülke futbolunu olumsuz etkilediğini, takımların sahada en az 6 yerli oyuncuyla mücadele etmesi gerektiğini söyleyen Güneş’in konuyla ilgili olarak özeleştiri de içeren görüşleri şöyle: “6+2 yabancı kontenjanı sınırlamasını doğru bulmuyorum. 11 futbolcudan 6’sının yabancı olması şık değil. Bu, yerli futbolcuların önünü tıkıyor. Biz de dahil tüm takımlar yabancı kontenjanını iyi şekilde kullanmak için büyük paralar harcayıp futbolcular getiriyoruz. Ancak oyuncu burada tutmadığında ona verdiğin bonservis bedelinin yanı sıra bir de gitmek için para talep ediyor. Açıkçası verilen bu paralara acıyorum.”

Deneyimli teknik adamın sözlerine hak vermemek mümkün mü?

Ne yazık ki, yabancı oyuncu konusunda gerek ekonomik, gerekse teknik anlamda onca yıkım, hüsran ve hayal kırıklığı yaşanmasına karşın kulüplerin bundan ders aldığını gösterir işaretler yok. Kulüpler, “Pahalı transferlere dayalı kısa vadede başarı” hedefli anlayışı tutkuyla benimsemiş görünüyorlar ve bu anlayıştan ödün vereceğe hiç benzemiyorlar.

Bugüne kadar transfer edilen yabancı oyunculardan elde edilen verim, harcanan paralarla kıyaslandığında acaba nasıl bir sonuca ulaşılır? Pişmanlıkla sonuçlanan transferlerin sayısının, memnun kalınanlardan çok daha fazla olduğunu kim yadsıyabilir?

Takımlardaki yabancı oyuncularla, altyapıdan yetiştirilen oyuncuların sayısı karşılaştırıldığında ortaya çıkan tablo da düşündürücü. Yöneticiler, ekonomik kaynakları altyapıdan çok transfere ayırmanın pek de hayırlı sonuçlar doğurmadığını ne zaman anlayacaklar? Futbolun çıtasını en yukarıda tutan Barcelona’nın altyapıya verdiği önemi örnek almak hiç kimsenin aklına gelmiyor mu?

KATKILARI SORGULANMALI

Yabancı “yıldızlar” özellikle Avrupa kupalarındaki hedefler çerçevesinde transfer ediliyorlar. Hagi’nin olağanüstü katkısı bulunan UEFA şampiyonluğu dışında, yabancı oyuncuların Avrupa kulvarında kulüplerimize hatırı sayılır katkılar yaptığı söylenebilir mi peki?

Yabancı oyuncu transferinin her zaman uyum kaynaklı bir risk boyutu vardır ama özellikle bizimkisi gibi diğer Avrupa ülkelerinden farklı bir futbol kültürüne sahip bir ülke için bu risk çok daha fazladır. Bu konuyu göz ardı eden yöneticiler, transfer ettikleri yabancı oyunculardan takıma mucize boyutunda katkı yapmaları beklentisine giriyorlar. Kısa vadede başarı beklentisi gerçekleşmeyince de uyum sorununun ancak zamanla aşılabileceğini unutup yabancılarla yolları ayırma noktasına geliyorlar. Sözleşmesi sona ermeden gönderilen yabancı oyuncu ve teknik adamlara ödenen tazminatlar nedeniyle fatura daha da kabarıyor.

Türkiye’ye gelen yabancı oyuncuların diğer ülkelere göre çok daha fazla uyum sorunu yaşaması doğal değil mi? Uçaktan inip ülkeye adımlarını atar atmaz karşı karşıya kaldıkları manzara, yaşadıkları ilk kültür şoku olarak onları derinden sarsmaya yetiyor. Havaalanında binlerce kişinin “şiddetli” ilgisi eşliğinde omuzlarda karşılanma, taraftarların kendisinden ne kadar büyük bir beklenti içinde olduğunu gösterirken bu aynı zamanda oyuncu için bir endişe kaynağı haline geliyor. Çünkü oyuncu, beklenti ne kadar büyük olursa, bunun karşılanamaması durumunda yaşanacak hayal kırıklığının da o oranda büyük olacağını bilir ve ister istemez bunun baskısı altına girer. Baskı altındaki oyuncunun beklenen performansı gösterememesi ise hiç şaşılacak bir durum değil.

Türkiye’ye gelirken ya da her şey yolunda gittiğinde el üstünde tutulmanın; işler ters gittiğinde yuhalanma, küfür yeme, soyunma odasında yöneticiler ya da başkanla muhatap olmaya dönüşeceğini hangi yabancı oyuncu tahmin edebilir ki?

TÜRKİYE’NİN CAZİBESİ(!)

Yöneticilerin yabancı hayranlığı ve yabancılara özgü bonkörlüğü sayesinde, Türkiye, kariyerinin en verimli dönemini geride bırakan ya da dünyanın başka yerlerinde istediği parayı alamayan futbolcuların gözünde en cazip ülkelerden birisi konumunda. Kariyerinin sonuna yaklaşan pek çok oyuncu son büyük transferini yapmak üzere rotasını Türkiye’ye kırıyor.

Almanya Milli Takımı’nın Stuttgart’ta oynayan Türkiye kökenli futbolcusu Serdar Taşçı’nın, geçtiğimiz günlerde kendisine yöneltilen, “Türkiye’de bir takıma transfer olur musun?” sorusuna verdiği, “Belki kariyerimin sonunda” yanıtı ülkemize dışardan nasıl bakıldığını net ve çarpıcı bir biçimde ortaya koyuyor.

Biz burada kendi aramızda içi boş ve gülünç, “en büyük”, “tek büyük” çekişmesine girmişken, Serdar Taşçı’nın, “Bir gün yurt dışında oynayacağım, bunun için söz konusu olan 3 lig var: İspanya, İtalya ya da İngiltere. Transfer olacaksam büyük bir kulübe giderim'' şeklindeki sözlerini tabii ki duymuyoruz. Bu tür sözler duymak pek işimize gelmez zaten. Biz, boş tartışmalarla oyalanmayı ve insanları oyalamayı tercih ederiz. Kerameti kendinden menkul büyüklüğümüz bize yeter. Kendi kendine “büyük” payesi verip sonra da ciddi ciddi bundan gururlanmak gibi tuhaflıklar maalesef spor kültürümüzde geniş yer tutuyor.

2016

Türkiye’nin de ev sahipliğine aday olduğu 2016 Avrupa Futbol Şampiyonası’nın organizasyonunu Fransa aldı. Yöneticisi, medyası, taraftarı, futbolcusu, teknik adamıyla gelişkin bir futbol kültürüne sahip olmadığımızı her fırsatta sergilememize karşın oylamadaki 7-6’lık yenilgi başarı sayılabilir.
Türkiye herkesin etkileyici bulduğu sunumuyla, 3. kez aday olduğu bu organizasyona ev sahipliği yapma konusunda oldukça iddialı ve umutluydu. Ancak sunum ve hayatın birbirinden çok farklı olduğu gerçeği tokat gibi suratımızda patladı.

Tabii komplo teorilerine fazlasıyla düşkün medyamız hiç zaman yitirmeden, UEFA Başkanı Michael Platini’nin Fransız olmasının, bu sonucun ortaya çıkmasında rol oynadığı şeklindeki iddiaları seslendirmeye başladı. Aslında bu “ilintilendirme meraklısı” komplocu bakış açısı bile, oylamayı neden kaybettiğimizin göstergesi sayılabilir. Her gelişmenin ardında “tezgah” arama alışkanlığımız da spor kültürümüzün nadide parçalarından.
Koltuk parçalayıp sahaya fırlatma, tribün yakma gibi geleneksel(!) aktivitelerden kendimizi arındırabilirsek belki 2020 organizasyonunu alabiliriz...

(Evrensel)

YAZARIN ÖNCEKİ YAZILARI

Anahtar Sözcükler